Mutlu MEYDAN

Mutlu MEYDAN

[email protected]

İnanç ve İnsanoğlunun Manevi Macerası

24 Şubat 2025 - 16:20

İnanç ve İnsanoğlunun Manevi Macerası

İnsan, hayvanlardan ve bitkilerden farklı olarak ölüm bilincine sahip tek canlıdır. Hayvan içinde bulunduğu anı yaşar, geleceğe yönelik bir bakış açısı yoktur. Oysa insan zamanı ölçebilir, geleceğe dair hesaplar yapabilir ve bu belirsiz gelecek insanı bir şeylere inanma ihtiyacı duymaya iter. 

Bu inanç, gelecekte daha iyi bir ödül alacağımız düşüncesine dayanır. Kimi insan öldükten sonra bir şeyler olacağına inanır ve bu ihtimale karşı inançlı olmayı seçer. Kimi ise dünyaya bir kez geldiğini düşünerek bu hayatın tadını çıkarmaya odaklanır. Ancak ateist olduğunu iddia eden bir insan bile inançsız olamaz. Çünkü ateizm de bir inanç sistemidir ve inançsızlığa karşı inanç besler.

Maneviyatta inanç, dinlerdeki inançtan farklıdır. Dinlerde inanç, genellikle doğduğumuz ve büyüdüğümüz toplumun inançlarına göre şekillenir. Körü körüne bir inançtır bu. Maneviyatta ise inanç, Yaradan’ın varlığının hissedilir bir şekilde edinilmesiyle mümkündür. Kişi, Yaradan’ın ihsan etme niteliğini deneyimlemeden inandığını iddia edemez. Bu yüzden maneviyatta “inanmak” yerine “edinmek” kelimesi kullanılır.

İnsanın sadece kendisine inanması onu maneviyatta bir yere götürmez. Maneviyattaki inanç, elimizin var olduğuna inandığımız kadar gerçek olmalıdır. Hatta bu dünyada gördüğümüz şeylerden çok daha gerçek olmalıdır. Çünkü bu dünya, bir rüya gibi gelip geçicidir. Gerçek olan ise manevi dünyadır.

Missouri Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, beynin sağ ön lobunda hasar alan kişilerin manevi inançlarının arttığını ortaya koymuştur. Bu kişiler, hayatlarının kontrolünün başka bir güçte olmasından rahatlık duymaktadır. Ancak maneviyat, bedenle ilgili bir olgu değildir. 

Maneviyatta yeni bir doğa edinmek söz konusudur ve bu, bedensel doğamızın içinde var olamaz. Maneviyat, bedene ek ancak farklı bir şekilde işleyen bir algı ve realiteye farklı bir bakış açısıyla mümkündür. Tıpkı bu dünyayı algılamak için zıt kutuplara, yani tatlı-acı, gece-gündüz, güzel-çirkin gibi zıt algılara ihtiyacımız olduğu gibi, maneviyatı da bu dünyaya zıt bir kutup olarak görmeliyiz.

Öte yandan inanç ve zekâ arasında ters orantı olduğu söylenemez. Herkesin içindeki nitelikler, binlerce yıllık insanlık gelişiminin bir sonucudur. Zeki bir insan dindar da olabilir, ateist de. Hayatının kontrolünün kendisinde olmadığını anlamak içinse bir insanın travma geçirmesine gerek yoktur. Doğumumuzdan itibaren hayatımızın kontrolü bizde değildir. Kimin çocuğu olacağımızı, hangi ülkede doğacağımızı, nasıl yetiştirileceğimizi biz seçmeyiz. Çevrenin etkisiyle şekilleniriz.

Eğer tüm kalbini ve aklını verirse, insan her istediği ve inandığı şeyi elde edebilir. Ancak hayatın bir çıkmaz sokak olduğunu görmemiz gerekir. Peşinden koştuğumuz şeyler bize gerçek tatmini sağlamaz. Dini baskı görmüş ateist gençlerin veya seküler ailelerde büyümüş, manevi eksiklik hisseden gençlerin din veya New Age akımlarına yönelmesi, içinde bulundukları ortamdan tatmin olmadıklarını gösteriyor aslında.

Peki insanoğlu neden bir şeye inanmak zorunda? İnsanoğlunun manevi macerası, tüm dünyadaki fiziksel gelişim sona erdikten sonra, Adem ile başlar. Adem’in ilk insan sayılmasının nedeni tüm dinlerin söylencesiyle biraz sapmaya uğramıştır. Aslında Adem”hayatımın anlamı ne?” diye soran ilk insandır. O dönemde egoizm minimal seviyedeydi ve bu nedenle Adem’in manevi izlenimler alması bugünün egosu yüksek insanına göre daha kolaydı. Ardından Adem, manevi ilerleyişinde İbraniceyi icat etti. İbranicedeki her harf, maneviyatta alma arzusu, haz veya Yaradan ile yaratılan arasındaki ilişkiyi ifade ediyor. Adem’den Nuh’a kadar 10 nesil boyunca, manevi bilgi aktarılırdı. Ancak egoizm de nesilden nesile artmaktaydı.

Dinlerin anlattığı ancak aslında henüz dinler oluşmadan önce olanların manevi sembollerinin açıklaması şöyle özetlenebilir: İbrahim, Babil’de maneviyatı anlatmaya başlar ve ilk kez bir grup oluşturur. Bu gruba, İbranice’de “birlik” anlamına gelen “Yahudi” adı verilir. Çünkü insanla insan arasındaki birlik, Yaradan’ın hissedilmesini sağlar. İbrahim ve grubu, Mısır’a yani o dönemdeki egoizmin doruk noktasına gider ve orada maneviyat çalışırken egolarıyla birlikte büyürler. Musa -ki Musa kişinin içindeki manevi eğilimi temsil eder- onları Mısır’dan yani egodan çıkartır. Kızıldeniz’in ikiye yarılması, insanın doğasını sadece Yaradan’ın değiştirebileceğini simgeler.

İsrail topraklarının fethi, tüm arzularımızı sadece Yaradan’a ihsan etmek için kullanacağımız anlamına gelir. Davut -yani manevi anlamıyla tüm arzularına hükmeden kişi- ve Süleyman

– yani Davut’un bir sonraki manevi aşaması- dönemlerinden sonra, maneviyattan düşüş başlar. Bu düşüş, yaratılışın amacının sadece bir grup insan için olmadığını gösterir. 

Birinci tapınağın yıkılışı, maneviyattaki bir seviyenin kaybını temsil eder. İkinci tapınağın yıkılışı ise maneviyatla tüm bağın kopması anlamına gelir. Geriye sadece kalpteki nokta kalır. Kabalistler, ikinci tapınağın yıkılışından sonra bir dizi dua oluşturarak Yahudilik dininin temellerini atarlar. Bu dualar, maneviyatta hissedilen şeyleri ifade eder.

Dinler, maneviyattan uzaklaşan insan için bir çerçeve oluşturur. İnsanlara bu dünyada nasıl yaşamaları gerektiğini öğretir. Amacı, insanlar arası ilişkileri düzenlemek ve Yaradan’ıhatırlatmaktır. Ancak dinler, kişiyi manevi biri yapmaz yahut maneviyata girmelerini sağlamaz.

Nuh’un gemisi, maneviyatta ilerleyen bir kişinin kendisini tüm dünyadan soyutlayarak manevi gelişimine odaklanmasını temsil eder. Babil ise, modern dünyayı, alma arzusuyla dolu bir medeniyeti simgeler.

Hz. Musa, kalpteki noktanın uyanışını, hayatın anlamına dair soruların ortaya çıkmasını temsil eder. Hz. Davut, tüm arzulara hükmetmeyi, alma arzusunun kontrol altına alınmasını simgeler.

Hz. İsa, maneviyatı henüz hazır olmayan insanlara anlatmıştır. Bu da maneviyatın yozlaşmasına neden olmuştur. İslam ise, İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan gelmektedir ve aynı metodu kullanır ancak inanç ve yaklaşım olarak farklıdır.

Maneviyatta inanmak yoktur, edinmek vardır. Kişi, Yaradan’ı hissetmeden, algılamadan inanamaz. Gerçek inançta şüphe yoktur, çünkü kişi gerçeği deneyimlemiştir.

Dinlerde hoşgörüden bahsedilse de pratikte bu görülmez. Çünkü insan esasen egoist bir varlık ve her şeyi kendi menfaati için kullanır. Dinler de bu istismarın bir parçası olmuştur. Din savaşları ve mezhepler, bu egoist doğanın bir sonucudur.

Farklı dinlerdeki fiziksel hareketlerin, örneğin namaz, yoga duruşları, sallanarak dua etmek vs. manevi bir anlamı olabilir. Ancak önemli olan, içsel gelişim ile manevi his ve mana edinimidir. Aksi takdirde sadece kabuklar kalır, yani fiziksel eylemler anlamsızlaşır.

Doğanın kanunları, Yaradan’ın kanunlarıdır. Tüm doğa denge kanunuyla işler ve insan da bu dengeye uyum sağlamalıdır. Dua, ağızdan okunan sözler değil, kalpteki arzunun Yaradan’a açılmasıdır.

Kutsal kitaplardaki metaforik anlatımlar, aslında maneviyatta olan kişiler için yazılmıştır. Manevi edinimi olmayan bir insan bu anlatımları anlayamaz. Belki de bu nedenle yazılar fantastik bir üslup ile yazılmıştır. Ancak bu üslup, insanların anlatılanları dünyevi olarak anlamaya mecbur kılar.

Anadolu topraklarına gelirsek… Bu coğrafya pek çok inanç biçimine ev sahipliği yapmıştır. Şamanizm, Sümer inançları, Mitraizm, Göktanrı inancı gibi farklı inanç sistemleri, bu topraklarda iç içe geçmiştir. Bu çeşitlilik, insanlığın gerçeği arayışının bir yansımasıdır. Ancak sağlıklı bir şekilde değerlendirilememiştir. Çünkü insan, ızdırabın dibini görmeden sorgulamaz. Tüm bu farklı inanç sistemleri, sonunda insanı “hayatımın anlamı ne?” sorusuna yönlendirecektir.

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli, Nasrettin Hoca, Ömer Hayyam, Mevlâna Celalettin Rumi, Hallacı Mansur gibi Anadolu’da yaşamış önemli düşünürlerin eserlerinde, kabalistik anlamlarla örtüşen kavramlar bulunur. Bu kişiler, toplumun gelişiminde önemli roller oynamışlardır. Ancak dini öğretmek yerine, şiirler, hikayeler, fıkralar ve alegoriler aracılığıyla farklı bir bakış açısı sunmuşlardır.

Bana sık sorulan popüler konulara gelirsek… Evet, Sufizm ve Kabala arasında örtüşmeler vardır. Bir madalyonun iki yüzü gibidirler. Son zamanlarda sufizmin popülerleşmesi iyi bir şey diyemeyeceğim çünkü bu derin anlamları sığ New Age akımlar olarak pazarlıyorlar. New Age akımların ve şeytana tapınma gibi komik eğilimlerin yaygınlaşması, yalanın dibini görme ihtiyacının bir göstergesi gibi. Ama sorun değil. İnsanlar, sonunda bu akımlardan da sıkılacaklardır.

Kötü göz, nazar, muska ve büyüler de insanın egoist doğasının bir yansıması. Kötü niyetin başkaları üzerinde etkisi elbette vardır. Ancak ihsan eden, yani sadece kendini düşünmeyen bir insan, kötü gözden etkilenmez.

Gematria ve Ebcet gibi sayı ve harflerin anlamlarıyla ilgilenen ilimler, manevi kavramları ifade etmek için kullanılmıştır. Ancak asıl ilim, kişinin benini bilmesi ve benliğinden çıkış yolunu bulmasıdır.

Özetle insanın neden yaratıldığına dair sorusu en kıymetli sorudur. Cevabının Yaradan’a gitmek, onun gibi sevebilmek olduğunu öğrenmesi şart. Bunun tek yolu da insan sevgisidir. İnsanı sevmek, kişinin beninden çıkıp başkasını sevebileceği koşula gelmesi, Yaradan’a yakınlaşmasını sağlar. Bu toplumdaki herkesin tüm eylemleri Yaradan’ın ihsan etme ve sevgi niteliğine adapte olmak amacıyla yapılırsa insanlık için bir çıkış yolu vardır.

İşte, insanın manevi yolculuğunda karşılaştığı soruları, arayışları, yanılgıları ve gerçekleri… İnsanoğlu, ızdırabın ve kafa karışıklığının sonunda gerçek amacına, yani Yaradan ile birliğe ulaşacaktır.

Mutlu Meydan

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum